İDAMLIK AZİZ

Bir Üstaddan…

Bilirsiniz, hukuk her şeyin süresinde yapılmasını ister. Fakat bir süre vardır ki, kanunda yerini bulamazsınız. Ölüm cezasına hükmedilmesinden, bu cezanın yerine getirilmesine kadar uzunca bir süre geçer. Buna ‘korkunç süre’ adını verebiliriz. Anayasalar işkenceyi yasaklayadursun. Bu süre işkencedir.

Bir dergide okumuştum. Amerika’nın bir kentinde, hükümlü, geceleyin, gizlice elektrik sandalyesine oturtulur, ceza böyle yerine getirilirmiş. Fakat sandalye çok akım çektiğinden, lambalar zayıflayınca hükümlüler olayı öğrenir, bağırmaya, eşyaları parçalamaya, ağlamaya başlarlarmış. Düşünmüşler, özel bir jeneratörle sakıncayı gidermişler. Şimdi kimse farketmiyormuş.

Elektrik sandalyesine konulan kişiyi cam bölmenin arkasından seyre çağrılan hükümlünün babası şöyle demişti: ‘Elektrik dalgası vurduğu zaman başından dumanların çıktığını gördüm. Haykırdığımı hatırlıyorum.’

Bizim cezaevlerimizde daha ilkel çareler uygulanır. Ölüme mahkum olan, bir bahaneyle koğuştan alınıp hücreye konur. Zamanı geldiğinde sehpaya götürülür, gizlice.

Sivas cezaevi müdürünü çok severdim. Anılarını çok dinlemişimdir:

Koğuşta tek idamlık, Aziz’di. Müdür infaz emrinin gelmek üzere olduğunu hesaplamıştı. Çare’ye başvurulacaktı. Mahkumların yatma saati idi. Yatak açıyor, soyunuyor, tiryakiler son sigaralarını içerken, tek tük konuşuyorlardı. Birden içeriye gardiyanlar girdi.

Başgardiyan: “eller başa, herkes yatağının başına” dedi. Arama-tarama sessizce, olaysız geçiyordu. Birden bir sustalı çakı yere kayıverdi.

Başgardiyan: “Aziz, biz de seni uslanmışlar arasında koymuştur. Yazıklar olsun, yürü hücreye!” diye çıkıştı. Aziz şaşkın, üzgün: “Vallahi benim değil” diyebildi. Sonra hırsla dudaklarını ısırdı. Koğuştakilere: “Kim etti bunu?” diye sordu. Başgardiyan kolundan çekti Aziz’i. Koğuşun kapısından çıkmadan önce, kağıt oynarlarken birkaç kez aralarında tatsızlık geçen Veysel’in önünde durdu. “Vicdanı kırık, sen ettin. Anam avradım olsun…” diye başlayarak Veysel’in yakasına yapıştı. Gardiyanlar omuzlarına yapışıp Aziz’i ayırdılar. Veysel: “Ulan ne acemisin be! Anlamadın mı? İdamlıkları hücreye böyle alırlar!”. Aziz durakladı. Bir şey diyemedi. Yürüdü.

Gardiyanlar gidince Veysel’i koğuştakiler bir hayli hırpaladılar. Neye yarar. Veysel oyunu bozmuştu.

Hücrenin önünden geçenler Aziz’in içeride bazen ağladığını, bazen bildiği duaları yüksek sesle okuduğunu, yalvardığını, bazen de işi kendisinin yapmadığını haykırırken duyarlardı.

Neden sonra beklenmedik bir olay oldu. Tel gelmişti. Müdür nöbetçi gardiyana hemen Aziz’i getirmesini emretti. Aziz asılacağını anlamıştı. Onu sürüklercesine iki gardiyan güçlükle getirebildiler, müdürün odasına. Yüzü sararmıştı. Müdür: “Aziz, oğlum, tel geldi, okuyayım.” dedi. Fakat okuyamadı. Aziz durduğu yerde garip bir titremeye tutulmuştu. Konuşamıyordu. Yüzü değişti. Ağzı çarpıldı. Sağ tarafı çöktü. Felç!

Halbuki Aziz’in mahkumiyeti bozulmuştu, suçsuz olduğu anlaşılmıştı. Yargıtay’dan gelen ‘Tahliye Teli’ idi.

Köye haber salındı. Yakınları geldiler, cipe bindirip götürdüler Aziz’i. Bir kaç ay sonra haber geldi. Felç ilerlemiş, Aziz ölmüştü.

Müdürün bu anısını dinledikten sonra uzun uzun düşündüm. Ne diyelim. Adalet, öldürmeye karar verirse, mutlaka öldürür.

Faruk Erem (1913-1998) – Bir Ceza Avukatının Anıları

Murat Kitabevi – 10. Baskı

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir